Merck&Co.’nun sahibi kim?-Dünyanın en büyük 4. ilaç şirketi

Erzincan Üniversitesi’nin kurucusu kim?-Anadolu’da Bir Dünya Üniversitesi

Batman Kara Şövalye’yi kim çekti?-I’m Batman…

Efendi ile Uşağı kitabını kim yazdı?-Ölüm karşısında herkes eşittir…

Türklerin Tarihi’ni kim yazdı?-Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 yıl

Kitaplar (Kim yazdı?), SANAT 15 Şubat 2016

“…Kuzey ormanlarından çıkıp geldiler. Cesur, dağınık, marifetli ve henüz yolun başındaydılar. Önce bozkıra, sonra Çin içlerine ve sonra da sonu başı belli olmayan bir sel gibi garba doğru yayıldılar..

Türkler adıyla tarihe geçen bu boylar, aileler ve kavimler bütünü, Batılıların gözüyle çoğunlukla barbarlığın simgesi olsalar da Orta Asya’nın yüksek uygarlıklarından birini ve bazen küçük devletlerin bazen de devasa imparatorlukların sınırları dahilinde kültürlerarası barışı ve huzuru tesis ettiler. Bazen memluk, bazen efendi ve bazen de birbirlerinin en amansız düşmanıydılar. O en baştan beri inandıkları dinlerinden hiç vazgeçtiler mi, ne kadar Budist ne kadar Hristiyan ne kadar Yahudi ve ne kadar Müslüman oldular? Tüm bu yüzyıllar boyunca tek arzuları, tüm o savaşlar, yağmalar, fetihler, din değiştirmeler ve sergilenen bilgelikler sadece barışa ve huzura kavuşmak için miydi?”

Yazar tek bir paragrafta bile ne güzel anlatmış Türklerin kuzeyin ve Sibirya’nın ormanlarından çıkan avcı toplayıcı gruplardan Osmanlı İmparatorluğuna ve Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar olan hikayesini. “Türklerin Tarihi” kitabının yazarı olan Jean-Paul Roux; tüm subjektiflikten ve tarihi verilere duygusal yaklaşmaktan uzak bir şekilde Türkleri en doğru tanımlayan ve artılarıyla eksileriyle tüm dönemlerde başarıyla analizini yapan araştırmacıların başında gelmektedir şüphesiz. Türklerin Tarihini böyle derinlemesine araştıran birinin de Fransız olması da yeterince manidardır sanırım…

Kısaca bahsetmek gerekirse yazar Jean Paul Roux; bu kitabında tarihin tabiri caizse bilinmeyen dönemlerinde başlayarak Orta Asya’da ve yukarısında ilk yabani toplulukların tarih sahnesine çıkışını; Altay Dağları’nda ve çevresinde geliştirdikleri uygarlığın yanında aşağıya, Çin’e doğru inerek yaşadıklarını; burada geçen 1000-1500 yıllık bir süreçten sonra hepimizin bildiği batıya göç sürecini hiçbir detayı atlamadan; tamamen somut veriler eşliğinde ve tarih seviyeniz ne olursa olsun herkesin anlayabileceği şekilde aktarmıştır. Kitabı okurken hiçbir zaman fikir birliğine varılamayan “İlk Türkler kimlerdir?”, “Hangi boylar Türk olarak tanımlanabilir?” “Hunlar gerçekten Türk müdür?” “Türklerin anayurdu tam olarak neresidir?” gibi sorulara cevap bulmanızın yanı sıra okullarda öğretilen birçok tekdüze bilginin yanlışlığını da fark edeceksiniz. (Önemli Türk boylarından biri olarak kabul edilen Kırgızların aslında Hint-Avrupa kökenli olması ve kuzey ormanlarından aşağı inen ilk Türkler tarafından sonradan Türkleştirilmeleri gibi…)

Yazar ayrıca kitap boyunca bu göç hareketlerini anlatırken; 1000-2000 yıl önce yaşamış o milyonlara oradan oraya savrulan insan sürüsü muamelesi yapmayıp; her bir coğrafyaya göç eden Türklerin o coğrafyadakilerle yaşadığı kültürel ve siyasi ilişkilere, göç ettikleri yerlere götürdüklerine ve halihazırda oralarda yaşayan kavimlerden öğrendiklerine, İslam öncesi Türk kültürünün birazcık barbarlığı ve vahşiliği dışında kadın ve aile konuları başta olmak üzere aslında bugünkü çağdaş toplumlarla yarışacak düzeyde olduğuna, en önemli mevzulardan biri olarak Türklerin din değiştirme sürecinin tüm aşamalarına değinmektedir. Bize tek cümleyle ne kadar basit anlatılır değil mi? “Talas Savaşı’nda Araplarla iletişim kuran Türkler, İslam’ın kendi dinleriyle olan benzerliklerini fark ederek Müslüman olmuşlardır.” ya da “Avrupa içlerine göç eden Türkler zamanla buradaki topluluklarla kaynaşmışlar ve Hristiyanlığı seçmişlerdir.” gibi… Oysa binlerce kişilik bir topluluğun böyle ha deyince din değiştirmesi, bütün geleneklerini ve günlük alışkanlıklarını değiştirmesi o kadar basit midir? Bu insanlara karşı hiçbir zorlama, kıyım olmamış mıdır? Eski Gök Tanrı inancından hiçbir gelenek mi yeni inançlarının potasında erimemiştir? Bunun gibi sorulara cevap verirken aynı zamanda kavimlerin din değiştirmeleri sonucunda hiçbir dinin tam olarak ortaya çıktığı zamandaki gibi kalamadığını ve böyle bir şeyin zaten mümkün olmadığını fark edeceksiniz.

Son olarak size kitaptan birkaç alıntı:

“… Bu serüven dörtnala giden atlardan, talanlardan, ırza geçme olaylarından, yanan kentlerden, kafatası kulelerinden oluşuyor. Şiddetten, kandan ve esriklikten oluşuyor. ama aynı zamanda dinginlikten, barıştan, düzenden, örgütlenmeden, ölçülülükten, bilgelikten, yakarışlarından, hoşgörü ve dostluktan, kardeşlikten, ince zevkten, olağanüstü gizemcilik coşkularından, çok güzel sanat ve duygu ifadelerinden oluşuyor. Be serüven, sıradan olanın üstüne çıkan her şey gibi, karşıtlıklar, aykırılıklar ve aşırılıklardan oluşuyor. Ve aslında bu serüven, bir zamanlar içinde yaşattığı barbarla, bugün oluşturmakta olduğu uygarı aynı anda içinde yaşatan insanın, en iyiye olduğu kadar en kötüye de muktedir olan insanın yapıtıdır.”

“….Bunun nedeni Türklerin askeri niteliklerden başka erdemlere sahip olmamaları değildir. İlk yurtlarından, yani Sibirya ormanlarından çıktıktan sonra ilk durakları büyük bir uygarlığın doğmasına elverişli değildi; nüfusları azdı ve yiyeceklerini bile ancak hayvanlarla mücadele ederek ve rakiplerine en küçük bir hoşgörü göstermeyerek elde edebiliyorlardı. Herhangi bir nüfus artışı birbirlerini öldürmeleri veya göç etmeleriyle sonuçlanıyordu. Boylara bölünmüş olarak yaşayan Türkler varlıklarını ancak savaşarak sürdürüyorlardı. Federasyonlar, Rene Grousset’nin çok doğru adlandırdığı gibi, “bozkır imparatorlukları” biçiminde bir araya gelmişti ve bunu ancak en güçlünün iradesini en zayıfa kabul ettirerek yapabilmişlerdi. Bu devletleri kurduklarında o kadar büyük bir vurucu güce sahip oldular ki, kaçınılmaz olarak bu güçten yararlanmak durumunda kaldılar. Bu gücü, yerleşik krallıklara karşı kullanarak onları yerle bir ettiler; kimi zaman birini, bazen de aynı anda birçoğunu birden işgal ettiler.”

“Bu insanlar avlanarak, bitki toplayarak ve barınaklarını yapmak için ağaç keserek yaşamlarını sürdürüyorlardı. Belki biraz geyik yetiştiriciliği yapıyor, belki de balık kaynayan nehirlerde, bazı geleneklerin etlerini yemekten kaçındıklarını düşündürtmesine rağmen balık avlıyorlardı. Av hayvanı ve meyve peşinde oradan oraya dolanıp durmaktaydılar. Kayağı ve geyiklere çektirdikleri kızakları daha o devirlerde bile kullandıklarına hiç şüphe yok, ama atı henüz tanımıyorlardı. Bugünkü uzak soydaşları Yakutlarınkine benzer şarkılar söylüyor olmalıydılar: “Doğayı bir kitap gibi okuyabilirim ben. Ben onun çocuğuyum. Gölgeleri, gizlileri, şekilleri görüyorum… Ben taygada harika sesler işitiyorum.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.